En Son Haberler



Ahmet ACAR

info@agemder.org
  Özgeçmişi
  Tüm Yazıları

İklim değişikliği ve küresel ısınma üzerine farklı yaklaşımlar;

Bu yazıda, son yıllarda çokça üzerinde durulan konulardan olan küresel ısınma üzerine, genel yaklaşıma alternatif görüş sahiplerinden biri olan Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Müdür Yardımcısı Prof. Dr. Doğan YAŞAR’ın görüşleri ile sonuna da genel yaklaşımın kısa özeti, Koç Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ümran İnan’ın bakışı ve bir değerlendirme yaparak istifadelerinize sunuyorum.

Küresel ısınma yaz sıcaklıkların artışı ile küresel soğuma da yaz sıcaklıkların düşüşü ile olur. Yani küresel soğuma ve küresel ısınmayı yaz sıcaklıkları belirler. Örneğin küresel soğuma dönemlerine girildiğinde, düşen yaz sıcaklıkları nedeni ile kutuplara yağan 100 birim karın 95 birimi erir ve 5 birimi de buz olarak kalır. Böylece kutuptaki buzullar artar ve alansal olarak da büyümeye başlar. Küresel ısınma dönemlerinde ise artan yaz sıcaklıkları yağan 100 birim karın tamamını erittiği gibi fazladan 5 birim daha eritir ve böylece kutuplardaki buzulların erimesine neden olur. Bu nedenle de kutuptaki buzullar sürekli olarak büyür ya da azalır.

 

Türkiye’de, insanların aklına sıcaklık denince kuraklık geliyor, daha doğrusu bilinçaltımıza bu şekilde yerleştirildi ama gerçekte sıcaklık demek yağış demektir. Örneğin bir tencere suyu ateşe koyun ve ısıtın. Ateşi ne kadar çok açarsanız buharlaşma o kadar çok olur. İklimlerde de yağmurun ana öğesi olan buharlaşma sıcaklıkla doğru orantılı olarak artar. Okyanus suları ne kadar çok ısınırsa buharlaşma ve dolayısı ile yağış miktarı artar. Bu nedenle bilimde Küresel Isınma dönemlerine “Yağmur Çağı”, küresel soğuma dönemlerine de “Buzul Çağı” denir. Çünkü her 1 derece sıcaklık artışında yağışlar %2 civarında artar. Özetle kuraklık demek sıcaklıların düşmesi demektir

İklimsel Döngüler

İklimler sürekli olarak, uzun ya da kısa dönemler halinde, değişim halindedir ve sabitlik söz konusu değildir. İklimlerdeki bu söz konusu değişimler oldukça düzenlidir. Örneğin, ortalama 8-10’ar yıllık dönemlerde yağışlı ve kurak dönemler birbirini takip eder (Kuranı Kerim’deki Hz. Yusuf kıssasını hatırlayalım A.ACAR). Bu döngüler en kısa yağış döngüleridir. Örneğin 1960, 1980, 2000’li yıllar ılık ve yağışlı geçerken, 1970, 1990’lı yıllar göreceli olarak serin ve kurak geçmiştir. Günümüzde de 2002’lerden sonra başlayan serin ve kurak dönem, 2009 yılının yağışlı geçmesine rağmen hala etkisini devam ettirmektedir. Önümüzdeki 2012’li yıllardan sonra yeniden yağışlı ve kışların ılık geçeceği bir döneme gireceğiz. Ancak 2020’li yıllardan sonra ciddi bir “mini soğuma” dönemi beklenmektedir. Bu mini soğuma döneminin, geçmişte yaşadığımız dönemlerden çok daha sert geçmesi beklendiği için gelişmiş ülkeler şimdiden önlemlerini almaya başlamışlardır. Örneğin Finlandiya, nükleer santral yaptırma nedeninin gerekçesi olarak, 2020’den sonra beklenen soğuma dönemini göstermiştir (Financial Times, 17 Ocak 2003). Çünkü Finlandiya elektrik enerjisinin %50’si HES’lerden (Hidroelektrik santralleri) sağlanmakta ve 2020’den sonra gelmesi beklenen dönemde bu santrallerin buz tutma olasılığına karşın nükleer santral yaptırmıştır. Yine aynı yıl,  Pentagon ABD Başkanı Bush’u, yakın bir zamanda İngiltere’nin dahi buz altında kalacağını ve dünyayı bir mega kuraklık beklediği konusunda uyarmıştır (Observer, 22 Şubat 2004).  Şu anda yapılan nükleer santraller (2004’den sonra sayıları 40’ı aşmış durumda), Hibrit ve GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) çalışmaları, enerji ve suyun daha az harcanarak daha çok üretim yapılabilmesi için yapılan Ar-Ge çalışmalarının altında 2020’den sonra beklenen mini soğuma dönemi yatmaktadır.

Günümüzde, beklenildiği gibi, kuzey yarımkürede sert bir kış geçmektedir. Ancak bu yıl özellikle Avrupa ve Amerika’nın kuzeyinde sert geçen soğukları “Küresel soğuma” olarak algılamak son derece yanlıştır. Örneğin 1954 yılında İstanbul Boğazı karşıdan karşıya yürünerek geçilebilecek kadar buzlarla kaplanmıştır. Çünkü küresel soğuma dönemleri (ki biz 18 000 yıldan bu yana majör dönemde küresel ısınmadayız, ancak zaman zaman çok sert düşüşler yaşarız. Bilimde bu tür dönemlere de “Mini soğuma dönemleri” denir) en az 20-30 yıllık bir süreci kapsar.

Yine geçtiğimiz aylarda basında çıkan son 1000 yılın en soğuk kışı olacak haberleri tamamen gerçek dışıdır. Çünkü son 1000 yılın en soğuk kışı olabilmesi için gerekli şartlardan hiçbiri oluşmamıştır. Dünyada yazı olmayan yıllar vardır.

 

Dünyayı nasıl bir gelecek bekliyor, kimlere ne gibi görevler düşüyor?

 

İklimler son derece karmaşık ancak bir o kadar da düzenli doğa olaylarıdır. Sürprizleri volkanlar ya da meteorlar yapar. Biz insanoğlu için,  küresel ısınma dönemleri üretimin çok olduğu ve tüm dünyada tarımın yapılabildiği, yani bolluk yıllarıdır.  Küresel soğumalar ise verimliliklerin çok düştüğü, özellikle Kuzey Avrupa’nın buz altında kalması sonucu tarımın yapılamaması nedeni ile açlık dönemlerinin yaşandığı yıllardır.

Söz konusu değişimlerde avantaj sağlayabilmek için öncelikli olarak ve en kısa sürede yapılması gerekenler;

  • Su Bakanlığı kurmak ya da su yönetimini tek bir elde toplamak: Kritik bir yağış rejimine sahip olan Türkiye’de su idaresinin kesinlikle tek bir elde toplanması gerekir. Çünkü Türkiye’de su sorunu yoktur, su yönetimi sorunu vardır.
  • Su kanunlarını yenilemek ve özellikle yeraltı sularını koruma altına almak: Bir ülkenin sahip olabileceği en önemli doğal kaynağın yeraltı suları olduğu unutulmamalıdır. Özellikle son 50 yıldır çok yağışlı bir dönem geçiriyoruz ve henüz gerçek kuraklık görmedik. Mega volkan patlaması ya da büyük bir meteor, dünyamızı bir anda soğutarak, 5-6 yıl yağışsız dönemlere sokabilir. Bu dönemlerde tek kaynağımız yeraltı suları olacaktır.
  • Enerji planlarımızı gözden geçirmeliyiz. Pinatubo yanardağının 1991 yılında patlaması ile birlikte yağışlar %50 düşmüş ve barajlarımız boşalmış, HES’ler devre dışı kalmıştı. Ve Türkiye tarihinde ilk kez elektrik ithal etmek zorunda kalmıştı. Soğuma dönemlerinde HES’ler devre dışı kalacaktır.
  • Tarım havzalarımızda, gerek ısınma ve gerekse soğuma dönemlerinde ana ve alternatif tarım ürünleri belirlemek ve modern ıslah teknikleri ile bu dönemlerde kullanılacak tohumları üretmek,
  • Soğuma dönemlerinde ortaya çıkacak protein eksikliğini giderebilmek için balık çiftliklerin yer ve üretim konularında çalışmalar yapmak,
  • GDO,  konusunda çok daha etkin çalışmalar yapmak (GDO’lu ürünlere kesinlikle karşıyım ancak bu çalışmaların devlet kontrolünde ve savunma amaçlı olarak mutlaka yapılması gerektiğini düşünüyorum)
  • İnsanlığı her zaman tehdit eden dönemler “Küresel Soğuma” dönemleridir.  Küresel soğuma demek, az yağış, az güneş enerjisi ve dolayısı ile kıtlık demektir. Küresel ısınma dönemleri ise yağış demek, sıcaklık demek, çok üretim demek, yani bolluk demektir.

İklimsel değişimler ve tarihten örnekler

Küresel ısınma ve küresel soğumanın insan yaşamına ne gibi etkileri olduğu konusunu anlayabilmek için tarihi dikkatli okumak gerekir. Örneğin; günümüzden 1050 yıl öncesi, yani 960’lı yıllar. Vikingler şiddetlenen küresel ısınma nedeni ile eriyen kuzey buz denizlerinden Batı’ya doğru, hiç bilmedikleri yerlere yelken açıyorlar. Ve bir adaya ulaşıyorlar. Yemyeşil bir ada burası. Tarım yapılabilen bu adaya bir yerleşim yeri kuruyorlar ve oraya Grönland yani Greenland adını veriyorlar. Grönland’ın Türkçesi de “Yeşil Kara”dır. Yani günümüzden 1050 yıl önce, bugün buzlarla kaplı Grönland’da, iklimler tarım yapılabilecek kadar sıcak ve güzel. Ancak 1000’li yıllara gelirken Grönland’da yeniden soğuma başlıyor.  Hem de ne soğuma. Buzullar yeniden oluşmaya başlıyor ve her geçen gün güneye doğru büyüyerek tüm adayı yeniden kaplıyor. Bu alanda artık tarım yapılamaması ve buz altında kalması nedeni ile Viking’ler yeniden ülkeleri Norveç’e dönüyorlar. Ama soğuma tüm şiddeti ile devam ediyor ve Norveç de buz altında kalmaya başlıyor. Vikingler bu kez güneye inmeye başlıyorlar ve İngiltere’ye saldırıyorlar. Viking’lerin bir kısmının da Tuna yolu ile Anadolu ve İran’a kadar geldikleri bilinmektedir. Ve bu yıllarda, şiddetlenen küresel soğuma nedeni ile buzulların giderek büyümesi sonucu tarım yapamaz hale gelen tüm Kuzey Avrupa halkları açlıkla boğuşmaya başlıyor ve kendi içlerindeki çatışmalara son verip “Haçlı Ordusunu” kurarak Anadolu’ya ve Mezopotamya’ya saldırıyorlar.

Yine bu yıllarda, yani 1000’li yıllarda dünyanın en büyük medeniyetlerden Maya uygarlığı da sessiz sedasız yok olmuştur. Tıpkı günümüzden 3200 yıl önce, Anadolu’da ilk barajları yapan, Hititlerin sessiz sedasız, hiç savaşmadan yok olduğu gibi. Hitit’lerin son dönemlerinde, Mısır ve Suriye’den bol miktarda tahıl ithal ettikleri bilinmektedir. Yaptıkları barajlar ve ithal ettikleri tahıllar, Hititlerin ciddi bir kuraklık dönemi sonucunda tarih sahnesinden çekildiklerinin önemli göstergeleridir. Yine 1800’lü yıllar, bilimde “mini soğuma” yılları olarak bilinen yıllardır. Özellikle 1815 Tambora yanardağının patlaması sonucu yaz mevsiminin dahi yaşanmadığı yıllar bu dönemde gerçekleşmiştir.

Dünya tarihine baktığımızda tüm büyük savaşların ve göçlerin hep kuzeyden güneye doğru olduğu görülür. Diğer bir deyişle, dünya tarihinde Kuzey Afrika insanlarını, Mısırlıları ya da Afganları hiçbir zaman Moskova, Londra ya da Hamburg’da savaşırken görmeyiz, ancak Moskova, Hamburg ya da Londralıları her zaman Anadolu’da ve Mezopotamya’da görürüz. İşte tüm bunların ana nedeni “küresel soğumalardır”,  yani günümüzde yaşadığımız “küresel ısınmanın” tam tersi olan dönemdir. Biz Türkler de soğuma nedeni ile Orta Asya’dan Anadolu’ya yerleşmişiz.

 

Çünkü soğuma dönemi demek sıcaklıkların ve dolayısı ile yağışların azalması demektir. Buzul alanları, kuzeyden güneye doğru büyür ve bu bölgelerde tarım ve hayvancılığın yapılamamasına neden olur. Özellikle azalan yağışlar nedeni ile ciddi su sorunları da ortaya çıkar ve dolayısı ile büyük savaşlar yaşanır Dünyada küresel soğuma dönemleri her zaman kanlı savaşlar ya da büyük göçlerle sonuçlanmıştır. Küresel ısınma dönemleri ise barış ve huzur dolu yıllar olmuştur. Gılgamış destanı ile başlayan yazılı tarihte, yani 4700 yıldan bu yana olan 15.000 savaşın ana nedeni, soğuma ile oluşan kuraklıklardır.

 

İklimsel Tahminler

Türkiye’nin ulusal televizyonu TRT3’ de 2004 yılında katıldığım “Bu Toprağın Sesi” programında ve diğer bazı özel kanallarda, aynı cümleler ile “Bizi önümüzde kurak yılların beklediğini, bunun doğal bir kuraklık olduğunu, korkacak bir şey olmadığını ve ancak suları dikkatli kullanmamız gerektiğini” söyledim.  Ve 2008 yılında barajların boşaldığı ve Türkiye’nin ciddi su sorunu yaşadığı sırada, yine aynı programlarda 2009 yılının yağışlı geçmesi gerektiğini belirtmiştim. Nitekim 2009 yılı da son 40 yılın en yağışlı yıllarından biri oldu. İklimle uğraşanlar için bu tahminler sıradandır. Çok büyük volkan patlamaları ve büyük meteorlar ise iklimlerin sürprizleridir. Yani bu tahminleri yanıltabilecek olaylardır ve her ikisi de dünyayı bir anda buzul dönemine sokarlar. Ve 6-7 yıl boyunca yağışsız ve dolayısı ile tarımın yapılamadığı ve tüm canlıların beslenme sorunları yaşayacağı dönemlere sokarlar.  Son aylarda son 1000 yılın en soğuk kışı geliyor haberleri gerçekte çok yanlış bilgilerdir. Bu kışın “hoş geçmeyeceği” tarafımdan Eylül ayında bazı televizyon programlarda dile getirilmişti. Ama bu soğukluk son 1000 yılın en soğuk kışı olamaz. Çünkü son 1000 yılın en soğuk kışı olabilmesi için gerekli olan mega volkan patlaması olmamış ve çok büyük bir meteor da düşmemiştir. Örneğin 1815 yılında patlayan Tambora yanardağı nedeni ile bu yıl yaz yaşanmamıştır ve tarihte yazı olmayan yıl diye geçer.

Devlet Meteoroloji verileri incelendiğinde 2001 ile 2006 arasında İstanbul’da yaklaşık 1 derecelik bir sıcaklık düşüşü olduğu görülebilir. Bu sıcaklık düşüşleri İzmir, Denizli, Aydın, Antalya vs. için de geçerlidir. Ve geçtiğimiz yıllarda yaşadığımız kuraklığın nedeni bu sıcaklık düşüşleri nedeni ile olmuştur. Eğer kuraklık olmuşsa bilin ki sıcaklıklar düşmüştür, bunun bilimde ikinci bir izahı yoktur.

Deprem ve sel gibi doğa olayları yalnızca bulundukları alanı tahrip ederler ama iklimsel değişimler aynı anda tüm dünyayı etkiler. Daha önce de belirttiğim gibi tarih, iklimsel değişimler nedeni ile oluşan göçler ve savaşlar ile doludur. Çünkü küresel soğumalarda tarım ve hayvancılık ile balıkçılık oldukça geriler ve canlılar besin sıkıntısına girerler. Küresel ısınmalarda ise, en kuzey noktalarına kadar tarım ve hayvancılık yapılabildiği için barış ve huzur vardır. Yani korkulması gereken küresel ısınma dönemleri değil küresel soğuma dönemleridir.

İklimler neden değişir?

Atmosferdeki gazların %78,1’Nitrogen, %20,9’u da oksijendir. Geriye kalan %1’i de, sera gazları da dediğimiz CO2 ve Metan gibi ısıtıcı gazlar ile soğutucu dediğimiz Sülfür gibi gazlardan oluşmaktadır. İşte iklimsel değişiklerin nedeni, atmosferde %1 civarında olan ısıtıcı ve soğutucu gazların oranlarının, kendi içlerindeki çok küçük değişimlerdir. Atmosferde toplam %1 oranında bulunan bu gazlardan, “sera” gazlarının (CO2) oranı artıp, termostat gazlarının (Sülfür) oranı düştüğünde dünya “ısınma” dönemine ve bunun tersi olduğunda da “soğuma” dönemine girer. Bu gazların değişimlerinin ana faktörleri, Levha Tektoniği, dünyanın kendi ve güneş etrafındaki dönüş parametrelerinin değişimi ve güneşteki patlamalardır. Ancak, volkanlar, meteorlar, akıntılar, Atlantik onar yıl salınımları, Pasifik onar yıl salınımları, planktonlar (denizdeki mikroskobik canlılar, bilimde iklim regülâtörleri denir) vs. yani dünyadaki tüm canlı ve cansızlar da iklimin birer parçası konumundadırlar. Küresel ısınma ve küresel soğuma dönemlerinin belirlenmesinde hepsi çok önemlidirler. Ve hiçbir zaman dünyamız sabit bir sıcaklıkta olamaz. Dünya ya “ısınma döneminde” ya da “soğuma” döneminde olur ve şu an majör dönem olarak 18.000 yıldan bu yana dünya küresel ısınma dönemindedir. Ancak bu süreç içinde, zaman zaman çok şiddetli soğuma dönemlerine girildiği gibi, bazen de çok şiddetli ısınma dönemlerine girilmiştir. İşte 1000’li yıllara gelirken Grönland’daki buzulları eriten şiddetli bir ısınma ve sonrasında da insanları açlığa mahkûm eden ve Haçlı savaşlarına neden olan şiddetli bir küresel soğuma ya da mini soğuma dönemi olarak bilinen 1800’lü yıllar,  bu söz konusu dönemler için örnektir

İklimler ya “küresel ısınmada” ya da “küresel soğumada” olurlar. Ve bu süreç her zaman birimi için geçerlidir. Yani hangi zaman birimini alırsanız alın, bu zaman biriminin içinde bir ısınma ve bir de soğuma dönemi olduğunu görürsünüz. Diğer bir deyişle iklimlerde sabitlik söz konusu olamaz.

Basit bir şekilde anlatmak gerekirse, iklimler Matruşka gibidir.  Her bebeğin içinde bir küçük bebek her bebeğin kendi içinde “ısınma” ve “soğuma” dönemleri vardır. En büyük süreç 500 milyon yıldır. 100.000 yıllık ve 10’ar yıllık süreçler de vardır. En küçük dönem ise en küçük zaman birimidir. Örneğin, bir yılı ele alalım. Bir yıl içinde yaz, kış ve tekrar yaz vardır. Yani bir sıcak ve bir de soğuk dönem. Ya da bir günü ele alalım. Gündüz sıcak, gece ise soğuk geçer.  Yani seçtiğimiz her zaman birimin içinde mutlaka ısınma ve soğuma vardır. Bu nedenle iklimler hiçbir zaman sabit olamaz.

Sonuç

Bu konudaki genel yaklaşımı çok kısa olarak özetlemek gerekirse: İklim döngüsü yaklaşık 4,6 milyar yıllık je­olojik geçmişinde dünyanın yörüngesel hare­ketleri, güneşin uzaya yaydığı enerji miktarı ve atmosferin bileşimindeki değişiklikler ile yer kabuğunda meydana gelen hareketlere bağlı olarak birçok kez değişmiştir. Bu süreç­te başta insanlar olmak üzere tüm canlılar bu değişimden etkilenmişlerdir. Son bin yılda on yıldan bin yıla uzanan bir zaman ölçeğinde gerçekleşen iklim salınımları geçmişte olduğu gibi toplumları büyük ölçüde etkilemiş ve yer­yüzünde çok sayıda kanıt bırakmıştır. Ancak iklim sisteminde değişmeye yol açan esas ne­den, Dünya’nın enerji bilançosunu değiştiren süreçlerdir. Sanayi Devrimi’nin gerçekleştiği ve insanların yoğun bir şekilde kömür, pet­rol gibi fosil yakıtları tüketmeye başladığı 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren doğal sis­temler üzerindeki insan etkisi küresel boyutla­ra ulaşmıştır. Bu nedenle Sanayi Devrimi’nin gerçekleştiği 1800’lü yıllardan bu yana geçen zaman, iklimin doğal değişmelerine ek olarak insan etkinliklerinin de küresel iklim sistemini etkilediği yeni bir dönem olarak kabul edilmek­tedir.

 

Burada, Koç Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ümran İnan’ın bu konudaki görüşleri de dikkate değerdir. Şöyle ki, “küresel ısınmayla ilgili veriler, hakikaten böyle bir ısınmanın olduğunu görülmekle birlikte, küresel ısınmaya ve buzulların erimesine insanların ürettiği teknolojilerin katkısının derecesi, bence çok hassas bir şekilde ölçülememektedir. Küresel ısınma politik bir olay. Bilim insanları, acaba gerçekten küresel ısınmanın nedeni insanların faaliyetleri midir, yoksa evrenin yapısıyla ilgili doğal bir süreç midir, diye sorgulayamıyorlar. Ben mutlaka insanların katkısı olduğuna inanıyorum ancak bu katkının tam olarak ne kadar olduğu bilinemiyor.

Antarktika’ya uzaydan baktığınızda evet bazı buzullarda kopmalar oluyor ama bazı yerlerde de ilerlemeler oluyor. Bütün o kopan yerleri görmek lazım ve belki de bütün dünyaya baktığımızda buzulların azalmadığını görebiliriz. Bu konudaki bilimsel araştırmaların politik gereksinimlerle yönlenmiş olduğunu görüyoruz ki, bu temel bilime ters düşen bir olay. Bugün ABD’de “acaba küresel ısınma var mı” diye soran bir araştırma, fon bulamıyor. Araştırmalar daha çok “küresel ısınma vardır” yönünde oluyor. Bu çok enteresan bir durum. Ben var olduğuna inanıyorum ancak ne kadar olduğunun tayini çok önemli. Çünkü yanlış analizler ortaya çıkarsa bu sefer insanlığın başka bakımlardan gelişmesini de durdurmak gibi bir politik hata yapabiliriz. Tabii küresel ısınma olsa da olmasa da, teknoloji ne kadar yeşil olursa, o kadar iyi. O bakımdan aslında yapmamız gereken çok basit ama durum değerlendirmesi yaparken dikkat etmek gerekiyor. Şöyle bir örnekle açıklayayım: Ben süreç içerisinde, nükleer santrallerin doğru işletildiğinde çevre için kötü bir şey olmadığı kanısına vardım. 1970’lerde ABD’de kurulan bir nükleer santral büyük olay yarattı ve bundan dolayı çevreciler nükleer oluşuma çok karşı çıktılar. ABD’de nükleer gelişim durdu. Bugün Fransa’da 70-80 tane nükleer santral var ve çevreye de hiçbir zararı olmuyor. Şimdi ABD’de, Başkan Barack Obama da dahil olmak üzere önemli bir kesim, nükleer santrallerin gerekli olduğunu kabul etti. Ancak şu anda da nükleer santral kurmak öyle büyük bir yatırım gerektiriyor ki, hiçbir firma yapamıyor, herkes devlet yardımı istiyor. İşte bu yüzden çevrecilerin bu gibi konularda da bazen dikkatli olmaları gerekiyor”.

Son söz: Fert olarak bize düşen, Allah Teâla Hazretlerinin, Kuranı Kerim’de bizi uyardığı gibi, yiyip içip israftan kaçınmamız ve her konuda ölçülü olmamızdır. Bu konuda Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sas) şu hadisi de çok anlamlıdır. Nehirde bile abdest alsanız suyu israf etmeyiniz. Tüketim toplumunun cazibesinden kurtulup üretim toplumunun gerekleri için çalışmalıyız.

Ayrıca her konuda yapılan tüm bilimsel çalışmaları incelemeyi ve duyduğumuz yada her söylenen bilginin doğru olduğunu peşinen kabul etmek yerine; onu iyice araştırmayı ve/veya bilgisine güvendiğimiz araştırıcılara sorarak gerçeklerin peşinden gitmeye çalışmalıyız. Çünkü çağımız birçok konuda (çevre, iklim değişikliği, teknoloji, sağlık vb) bazılarının menfaatleri için her türlü bilgiyi bile bile manipüle ederek,  kazançlarına kazanç kattıkları örnekler ile doludur. Özellikle biz inananlar olarak her adımımızı düşünerek atmalıyız.

Selam ve dua ile.


 Okunma Sayısı : 1761

Yorumlar

Yorum Yap

Adınız Soyadınız

Girilecek rakam : 326217

Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.